We believe in Technology! - Project Glass 

Ev partisi yapmak istiyorsunuz fakat uygun yeriniz mi yok? Bizde o da var; info@yespeople.net adresinden detaylı bilgi isteyebilirsiniz.

Make The Girl Dance 21 Nisan’da Bronx Pi Sahne‘de!

Make The Girl Dance 21 Nisan’da Bronx Pi Sahne‘de!

Natural Born Killers vs Thelma and Louise - Sinema


Her iki filmde de ilk göze çarpan durum şiddetin fetişize edilmesi. Thelma and Louise’de ne zaman cinsel istismara uğrasalar şiddete başvursalar da Natural Born Killers’ta “trash” sayılabilecek kadar kan gözümüze sokuluyor. Şiddet meşrulaştırılmasına rağmen anladığımız şekliyle ele alınmıyor. Kendimizi karakterlerin yerine koyduğumuzda onları anlıyor, hatta destekliyoruz. Nitekim Natural Born Killers’da şiddete karşı karakter olarak verilen program yapımcısı, sevdiği insan öldürüldüğünde tam bir ölüm makinesine dönüşüyor ve bundan büyük bir keyif dahi alıyor. Thelma and Louise’de ise bu dönüşüm daha soft haliyle Thelma’da görülüyor. Kocasının domine ettiği normal ‘kafes’ hayatından uzaklaştığı zaman kendini buluyor ve içindeki gerçek kadınla beraber doğal olan şiddeti de bize yansıtıyor. 

Bunca vahşete rağmen her iki filmin karakterleri de bilinçdışı bir şiddet eğilimine sahip değiller. Natural Born Killers’da Malory ve Mickey Knox devamlı ‘doğuştan katil’, ‘deli’ olarak yaftalansalar da etik duygusundan uzak değiller. Filmde de açıkça bahsedildiği gibi öldürdükleri insanları ‘insan’ olarak görmüyorlar. Halbuki ‘insani’ özelliklere sahip olan Kızılderili öldürüldüğünde ikisi de müthiş pişman oluyorlar. Diğer kurbanlarının yaşamlarını önemsemedikleri, Kızılderili öldüğünde ilk kez bir can aldıklarını farketmelerini ise Mallory’nin “You killed life. He fed us.” cümlesinden anlıyoruz. Daha önceki hayatlarında karşılaştıkları insanlar onlara birer mal olarak davrandığı, hiç saygı görmedikleri için bu insana değer veriyor ve pişman oluyorlar. Thelma and Louise ise yalnızca tehlike içinde veya cinsel istismara uğradıklarında şiddete başvurdukları için daha anlaşılırlar. Her iki filmin de göze çarpan eleştirisi aile içi şiddet. Thelma kocasından, Mickey ve Mallory ise anne-babalarından şiddet görüyor. Şiddetin bağlayıcı olduğu bir diğer nokta ise iki kutup olarak verilen Mickey ve kitap yazarı polis memurunun çocuklukları gösterildiğinde aynı çocuk imajını görmemiz. Burada şiddetin her yerde olduğu, önemli olanın seçim yapmak olduğu anlatımı var. Mickey şiddet görerek büyüyüp seri katil olmayı seçerken polis memuru aynı durumdan buna karşı çıkan, durdurmaya çalışan bir aktivist olmayı seçiyor. Bahsetmeden geçemeyeceğim diğer eleştiri ise Natural Born Killers’ın medya eleştirisi. İyi kötü ayırmadan her şeyi popüler hale getiren ve ilgiyi ayakta tutmak için yapamayacağı hiçbir şey olmayan medyanın en ekstrem şekilde eleştirildiği sahne ise hapishaneden kaçmak için yine onu kullanmalarıydı. Canlı yayını gerçek bir silah olarak kullanarak iki azılı seri katilin kaçışına izin veren yetkililerle beraber biz de medyanın gücüne şahit oluyoruz.
Ezgi Nalçacı

Natural Born Killers vs Thelma and Louise - Sinema

Her iki filmde de ilk göze çarpan durum şiddetin fetişize edilmesi. Thelma and Louise’de ne zaman cinsel istismara uğrasalar şiddete başvursalar da Natural Born Killers’ta “trash” sayılabilecek kadar kan gözümüze sokuluyor. Şiddet meşrulaştırılmasına rağmen anladığımız şekliyle ele alınmıyor. Kendimizi karakterlerin yerine koyduğumuzda onları anlıyor, hatta destekliyoruz. Nitekim Natural Born Killers’da şiddete karşı karakter olarak verilen program yapımcısı, sevdiği insan öldürüldüğünde tam bir ölüm makinesine dönüşüyor ve bundan büyük bir keyif dahi alıyor. Thelma and Louise’de ise bu dönüşüm daha soft haliyle Thelma’da görülüyor. Kocasının domine ettiği normal ‘kafes’ hayatından uzaklaştığı zaman kendini buluyor ve içindeki gerçek kadınla beraber doğal olan şiddeti de bize yansıtıyor. 


Bunca vahşete rağmen her iki filmin karakterleri de bilinçdışı bir şiddet eğilimine sahip değiller. Natural Born Killers’da Malory ve Mickey Knox devamlı ‘doğuştan katil’, ‘deli’ olarak yaftalansalar da etik duygusundan uzak değiller. Filmde de açıkça bahsedildiği gibi öldürdükleri insanları ‘insan’ olarak görmüyorlar. Halbuki ‘insani’ özelliklere sahip olan Kızılderili öldürüldüğünde ikisi de müthiş pişman oluyorlar. Diğer kurbanlarının yaşamlarını önemsemedikleri, Kızılderili öldüğünde ilk kez bir can aldıklarını farketmelerini ise Mallory’nin “You killed life. He fed us.” cümlesinden anlıyoruz. Daha önceki hayatlarında karşılaştıkları insanlar onlara birer mal olarak davrandığı, hiç saygı görmedikleri için bu insana değer veriyor ve pişman oluyorlar. Thelma and Louise ise yalnızca tehlike içinde veya cinsel istismara uğradıklarında şiddete başvurdukları için daha anlaşılırlar. 

Her iki filmin de göze çarpan eleştirisi aile içi şiddet. Thelma kocasından, Mickey ve Mallory ise anne-babalarından şiddet görüyor. 

Şiddetin bağlayıcı olduğu bir diğer nokta ise iki kutup olarak verilen Mickey ve kitap yazarı polis memurunun çocuklukları gösterildiğinde aynı çocuk imajını görmemiz. Burada şiddetin her yerde olduğu, önemli olanın 
seçim yapmak olduğu anlatımı var. Mickey şiddet görerek büyüyüp seri katil olmayı seçerken polis memuru aynı durumdan buna karşı çıkan, durdurmaya çalışan bir aktivist olmayı seçiyor. 

Bahsetmeden geçemeyeceğim diğer eleştiri ise Natural Born Killers’ın medya eleştirisi. İyi kötü ayırmadan her şeyi popüler hale getiren ve ilgiyi ayakta tutmak için yapamayacağı hiçbir şey olmayan medyanın en ekstrem şekilde eleştirildiği sahne ise hapishaneden kaçmak için yine onu kullanmalarıydı. Canlı yayını gerçek bir silah olarak kullanarak iki azılı seri katilin kaçışına izin veren yetkililerle beraber biz de medyanın gücüne şahit oluyoruz.

Ezgi Nalçacı

21 Mart Çarşamba - Event


PEYOTE
Kafası ve kalbi yüksek volume kaldıran insanları 21 Mart’ta Peyote’de alternatif bir İngiliz grubu olan Witch Cut ve bir Amerikan grubu olan Beartrap yanı sıra Ultimate Blowup’ın iki elemanın arkadaşlarıyla kafalarına göre takılma projesi olan Neglected’e yönlendirebiliriz.
Witch Cult bol feedbackli, gürültülü ve yavaş kısımlar içeren bir powerviolence grubu.
BearTrab ise Boston, Massachusetts’li hızlı hardcore grubu.2011 başlarında 16 şarkılık 45′liklerini To Live A Lie Records’dan çıkarttı ve o gün bugündür turluyorlar. Canlı performanslarının ilgi çekici olduğu duyumlarını almadık desek yalan olur.
BABYLON
Asmalı Showcase2 ! Asmalı Showcase’in ikincisi  21:30 dan itibaren Kök, She Past Away ve Softa gibi alternatif müzik sahnesinin başarılı gruplarıyla devam ediyor.
Kök;Nekropsi’den Cem Ömeroğlu, Nekropsi ve Kurban’dan Kerem Tüzün ve Kaan Sezyum’un proje grubu olan KöK, 2006’dan bu yana thrash metalden, Anadolu ezgilerine, progresif rock’tan, dans beatlerine ve zaman zaman saykodelik rock’a uzanan geniş bir yelpazede performans sergilemektedir.
She Past Away; 2006 yılında Volkan Caner ve İdris Akbulut tarafından Bursa’da kuruldu. Darkwave ve new wave öğelerini müziğine taşıyan grup, canlı electro-davulda ve prodüksiyonda Süpermatik’in de katılımıyla son halini aldı. Grup Mart 2010 tarihinde Remoov etiketiyle “Kasvetli Kutlama” EP’sini yayınladı. Sayısız konser ve festivale katılan SPA, çok kısa sürede yurtdışında ve yurtiçinde büyük bir kitlenin ilgisini çekti; yerli ve yabancı mecralarda adından oldukça söz ettirdi. She Past Away, dijital olarak geçtiğimiz günlerde yayınladığı “Belirdi Gece” albümünde, 80’lerin endüstriyel synth’leri, gotik yer altı kültürüne karşı bağlılıklarını ve melodramatik imgelerle dolu darkwave kimliklerini ortaya koyuyor.
Softa; 2007 yılının sonlarında Ece ve Furkan tarafından kurulan grup bir kaç eleman değişikliğinden sonra son halini aldı. Kurulduğu ilk günden itibaren beste çalışmalarına ağırlık veren grup Ankara’nın önemli sahnelerinde çeşitli organizasyonlarda sahne aldı. İlk Ankara dışı performansına 14. Tuborg Roxy Muzik Günleri ile başlayan grup burada sahnelediği performansıyla 1.lik ve Tuborg Özel Ödülüne layık görüldü. Daha sonra Foça Rock Tatili ile şehır dışı performanslarına devam eden grup, İstanbul Peyote sahnesinde de düzenli olarak performanslarına devam etmekte.Tarz olarak punk, garage ve psychedelic öğeleri bünyesinde barındıran grup, kendilerinin uydurduğu Acid Punk terimini benimseyerek yaptığı müziğin bunu yansıttığına inanmaya başladı.2010 yılında Ufo adlı Single albümünü ve klibini yayınladı.
Bilet Fiyatı : 17 TL gibi sudan ucuz bir rakam.

21 Mart Çarşamba - Event

PEYOTE

Kafası ve kalbi yüksek volume kaldıran insanları 21 Mart’ta Peyote’de alternatif bir İngiliz grubu olan Witch Cut ve bir Amerikan grubu olan Beartrap yanı sıra Ultimate Blowup’ın iki elemanın arkadaşlarıyla kafalarına göre takılma projesi olan Neglected’e yönlendirebiliriz.

Witch Cult bol feedbackli, gürültülü ve yavaş kısımlar içeren bir powerviolence grubu.

BearTrab ise Boston, Massachusetts’li hızlı hardcore grubu.2011 başlarında 16 şarkılık 45′liklerini To Live A Lie Records’dan çıkarttı ve o gün bugündür turluyorlar. Canlı performanslarının ilgi çekici olduğu duyumlarını almadık desek yalan olur.

BABYLON

Asmalı Showcase2 ! Asmalı Showcase’in ikincisi  21:30 dan itibaren Kök, She Past Away ve Softa gibi alternatif müzik sahnesinin başarılı gruplarıyla devam ediyor.

Kök;Nekropsi’den Cem Ömeroğlu, Nekropsi ve Kurban’dan Kerem Tüzün ve Kaan Sezyum’un proje grubu olan KöK, 2006’dan bu yana thrash metalden, Anadolu ezgilerine, progresif rock’tan, dans beatlerine ve zaman zaman saykodelik rock’a uzanan geniş bir yelpazede performans sergilemektedir.

She Past Away; 2006 yılında Volkan Caner ve İdris Akbulut tarafından Bursa’da kuruldu. Darkwave ve new wave öğelerini müziğine taşıyan grup, canlı electro-davulda ve prodüksiyonda Süpermatik’in de katılımıyla son halini aldı. Grup Mart 2010 tarihinde Remoov etiketiyle “Kasvetli Kutlama” EP’sini yayınladı. Sayısız konser ve festivale katılan SPA, çok kısa sürede yurtdışında ve yurtiçinde büyük bir kitlenin ilgisini çekti; yerli ve yabancı mecralarda adından oldukça söz ettirdi. She Past Away, dijital olarak geçtiğimiz günlerde yayınladığı “Belirdi Gece” albümünde, 80’lerin endüstriyel synth’leri, gotik yer altı kültürüne karşı bağlılıklarını ve melodramatik imgelerle dolu darkwave kimliklerini ortaya koyuyor.

Softa; 2007 yılının sonlarında Ece ve Furkan tarafından kurulan grup bir kaç eleman değişikliğinden sonra son halini aldı. Kurulduğu ilk günden itibaren beste çalışmalarına ağırlık veren grup Ankara’nın önemli sahnelerinde çeşitli organizasyonlarda sahne aldı. İlk Ankara dışı performansına 14. Tuborg Roxy Muzik Günleri ile başlayan grup burada sahnelediği performansıyla 1.lik ve Tuborg Özel Ödülüne layık görüldü. Daha sonra Foça Rock Tatili ile şehır dışı performanslarına devam eden grup, İstanbul Peyote sahnesinde de düzenli olarak performanslarına devam etmekte.Tarz olarak punk, garage ve psychedelic öğeleri bünyesinde barındıran grup, kendilerinin uydurduğu Acid Punk terimini benimseyerek yaptığı müziğin bunu yansıttığına inanmaya başladı.2010 yılında Ufo adlı Single albümünü ve klibini yayınladı.

Bilet Fiyatı : 17 TL gibi sudan ucuz bir rakam.

Buster Keaton - Sinema
4 Ekim 1895 doğumlu ABD Kansas’lı sinema oyuncusu, yapımcı ve senarist.Henüz altı aylıkken merdivenden tepeüstü düştüğünü gören vaftiz babasının ailesine söylediği “That was some buster your baby took.” lafından sonra ismi konan bu efsanevi sessiz sinema starının yeteneği de daha üç yaşındayken kafasına tuğla düştükten ve parmağını çamaşır makinesinin merdanesine kaptırdıktan sonra kasabayı harabeye çeviren hortum tarafından yatağından alınıp burnu bile kanamadan iki yüz metre ileriye bırakıldığında keşfedilmiş. Üç yaşında, vodvil sanatı icra eden ailesinin kumpanyasına katılarak gösteri dünyasına adımını atmış. Dört yaşındayken babası kendisini sahneden ön sıraya, gürültü yapan bir seyirciye fırlattığında adamın üç kaburgası kırılmış ancak Buster sapasağlam. İşte bu nedenlerle Buster Keaton hayatı boyunca hiç dublör kullanmamış, en efsanevi ‘stunt’ olarak sinema tarihine geçmiştir.Buster Keaton’ın rol aldığı ilk film olan The Butcher Boy 1917 yılında komedyen-yönetmen Fattie Arbuckle tarafından çekildi. Tanışmalarına da vesile olan bu filmden sonra ikili beraber on beş kısa film daha çekti. 1920 yılında ilk uzun metraj filmi olan One Week’i çekti ve birden yıldız oldu. Bir sene içinde kendi yapım şirketinde kendi yazdığı, yönettiği ve oynadığı filmler çekiyordu. 1928 yılında MGM stüdyosuna geçmek zorunda kalınca filmlerinin ışıltısı kayboldu. Önemli filmleri arasında Our Hospitality (1923), The General (1927) ve Limelight (1952) sayılabilir. Limelight’ın özelliği Charlie Chaplin’in yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği, aynı zamanda da oynadığı, sessiz sinemanın iki devini buluşturan film olmasıdır.
Keaton’ın bir başka ilginç hikayesi de 1932 yılında rol aldığı Sherlock Jr. filminin bir sahnesinde geçirdiği bir kaza sonucu boynunu kırması ancak bunu tam 10 sene sonra, korkunç baş ağrıları yüzünden doktora gitmesiyle öğrenmesidir.
Stone Face olarak da tanınan ve sinema tarihinde özel hayatına en çok müdahale edilen oyuncu olan Buster Keaton’ın, filmlerindeki en karakteristik özelliği olan mimiksiz suratı yüzünden sözleşmesi gereği kamu alanlarında gülmesi kesinlikle yasaktı.
Buster Keaton yüzden fazla film çektikten ve 1965’te Oscar özel ödülü aldıktan sonra 1 Şubat 1966 tarihinde kanserden öldü.

Buster Keaton - Sinema

4 Ekim 1895 doğumlu ABD Kansas’lı sinema oyuncusu, yapımcı ve senarist.
Henüz altı aylıkken merdivenden tepeüstü düştüğünü gören vaftiz babasının ailesine söylediği “That was some buster your baby took.” lafından sonra ismi konan bu efsanevi sessiz sinema starının yeteneği de daha üç yaşındayken kafasına tuğla düştükten ve parmağını çamaşır makinesinin merdanesine kaptırdıktan sonra kasabayı harabeye çeviren hortum tarafından yatağından alınıp burnu bile kanamadan iki yüz metre ileriye bırakıldığında keşfedilmiş. Üç yaşında, vodvil sanatı icra eden ailesinin kumpanyasına katılarak gösteri dünyasına adımını atmış. Dört yaşındayken babası kendisini sahneden ön sıraya, gürültü yapan bir seyirciye fırlattığında adamın üç kaburgası kırılmış ancak Buster sapasağlam. İşte bu nedenlerle Buster Keaton hayatı boyunca hiç dublör kullanmamış, en efsanevi ‘stunt’ olarak sinema tarihine geçmiştir.


Buster Keaton’ın rol aldığı ilk film olan The Butcher Boy 1917 yılında komedyen-yönetmen Fattie Arbuckle tarafından çekildi. Tanışmalarına da vesile olan bu filmden sonra ikili beraber on beş kısa film daha çekti. 1920 yılında ilk uzun metraj filmi olan One Week’i çekti ve birden yıldız oldu. Bir sene içinde kendi yapım şirketinde kendi yazdığı, yönettiği ve oynadığı filmler çekiyordu. 1928 yılında MGM stüdyosuna geçmek zorunda kalınca filmlerinin ışıltısı kayboldu. Önemli filmleri arasında Our Hospitality (1923), The General (1927) ve Limelight (1952) sayılabilir. Limelight’ın özelliği Charlie Chaplin’in yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği, aynı zamanda da oynadığı, sessiz sinemanın iki devini buluşturan film olmasıdır.
Keaton’ın bir başka ilginç hikayesi de 1932 yılında rol aldığı Sherlock Jr. filminin bir sahnesinde geçirdiği bir kaza sonucu boynunu kırması ancak bunu tam 10 sene sonra, korkunç baş ağrıları yüzünden doktora gitmesiyle öğrenmesidir.
Stone Face olarak da tanınan ve sinema tarihinde özel hayatına en çok müdahale edilen oyuncu olan Buster Keaton’ın, filmlerindeki en karakteristik özelliği olan mimiksiz suratı yüzünden sözleşmesi gereği kamu alanlarında gülmesi kesinlikle yasaktı.
Buster Keaton yüzden fazla film çektikten ve 1965’te Oscar özel ödülü aldıktan sonra 1 Şubat 1966 tarihinde kanserden öldü.

Arjantin - Travel
“Hayatın boyunca yaptığım en güzel şey nedir?” diye sorarsanız hiç düşünmeden bir yıl süreyle Arjantin’e exchange olarak gitmem diyebilirim. Yıl 2008 o yorucu ÖSS maratonundan sonra Arjantin’e adeta attım kendimi. En çok merak ettiğim şehirdi Buenos Aires ! İspanyolca Buenos Aires “Güzel Havalar” demek. Uçaktan indiğim zaman inanılmaz bir huzur kaplamıştı içimi çünkü gerçekten de yılın hangi zamanı giderseniz gidin sizi dünyanın en mavi gökyüzü ve en güzel güneşi karşılıyor. Arjantin bayrağının neden gökyüzü figürlü olduğunu hemencecik anlıyorsunuz.
Tabi ki Latin Amerika deyince akla kuşkusuz o güzel Latin danslari,güzel melez kizlar,festivaller falan gelir :) Eğer Mart-Nisan gibi giderseniz Arjantin’in en büyük karnavalına denk gelirsiniz.Herkesin kafası güzel herkes sokakta ve herkes dans ediyor :) Karnavallarda yarışan en fazla üç dört tane grup oluyor. Bu grupların hepsinin ayrı ayrı barları var. Ne yapıp edip bu barları gezin ben gezdiğimde aklım başımdan gitmişti. Gördüğünüz o Latin dansçılarla geyik yapma fırsatınız oluyor. Türk’üm diye bana bütün içkileri bedavaya vermişler ve el üstünde tutmuşlardı keyfime diyecek yoktu anlayacağınız !

Peki Arjantin deyince akla neler gelir? Tango, Maradona, futbol, Messi ! Buenos Aires’in tam göbeğinde olan La Boca’da  süper renkli ciciş ciciş evler göreceksiniz ama daha önemlisiBoca Juniors sahasını görebilirsiniz.Koyu bir Boca taraftarı olarak aklım başımdan gitmişti. Stadyumun etrafında hediyelik eşya satan dükkanlar var. Evet aklıma gelmişken bu mağazaların birinde bildiğin Maradona heykeli vardı. Gerçeğinden ayırt edemezsin yani ben görünce heyecanlanıp hemen fotoğraf çekinmiştim. O heyecandan olacak ki üzerinde kocaman fotoğraf çekmek 5 pezo yazısını görmemişim. Çıkarken adamlar para isteyince vermemek için elimden geleni yapmıştım açıkcası :) Biraz daha La Boca etrafında ilerledikce sokakta Tangoculari,minik minik dans eden çiftleri göreceksiniz. Tam Türkiye deki Tophane misali gelin buraya oturun diye süper sıcak kanlı Arjantinliler ısrar edeceklerdir. Çok cüzi bir ücret karşılığında profesyonel tangocuymuşsunuz gibi artistik bir fotoğraf çektirebilirsiniz :) Ayrıca buralara gelip Havanna Café ye oturmadan sakın gitmeyin! Bir adet Arjantin’in en güzel tatlısı olan Alfajor ile kahve içmenizi öneririm. Alfajoru’da isedulce de lechel’i seçin. En çok özlediğim şey sanırım,olsaydı da yeseydik.

Biz ilk Buenos Aires’e indiğimiz zaman direk Cementerio de la Recoleta götürmüşlerdi. Bildiginiz mezarlik. Bizim burada ne işimiz var derken Eva Peron’un mezarlığının önünde bulduk kendimizi. Arjantin’in tüm ölü ünlüleri buradaymış meğersem. Tüylerim ürpermedi değil hani. Bu güzel mezarlığın bulunduğu semt de adeta bir Nişantaşı süper bakımlı insanları ve ünlüleri burayı gezerken görebilirsiniz. En sevdiğim grubun solistini görmüştüm aklım başımdan gitmiş çığlığı basmıştım! Buenos Airesde de bir Pembe Saray vardır ki tadından yenmez. Beyaz Saray benzeri ama onun onda biri kadar olmayan sevimli parlamento binasi içeriye bizi almamışlardı. Önünde Taksim meydanı aratmayacak kadar güvercin var. Bir de yem falan satıyorlar,bir an gözünüzü kapatsanız İstanbul mu Buenos Aires mi ayırt edemezsiniz. Benim güvercinlerle Pembe Saray manzaralı bir resmim var valla da çok güzel.. Her gidenin de illa vardır öyle bir resmi.

Aman aman söylemeden geçmem yazık olur,gitmişken mutlaka ve mutlaka Florida Caddesin’e uğramadan dönmeyin.Burası biraz daha İstiklal tadında. Trafiğe kapalı bir sokak ve sokağın her köşesinde sokak sanatçıları var. Sokaktan geçerken Tarkan’ınŞımarık şarkısını duymuş geldiği yöne koşmuştuk :) Dansçılar Tarkan eşliğinde dans ediyordu,baya gururumuz okşanmıştı. 
Bu cadde üzerinde küçük küçük barlar bulabilirsiniz. Biz bir Pub Crown’a katılmıştık. Tüm Avrupa ve Amerika gibi burada da alkol sudan ucuz olduğu için bende üçüncü bardan sonrası yok :)Asla unutamıyacağım,aklımdan hiç çıkmayacak bir ülke görmek istiyorum diyorsanız Arjantin benim size bu haftaki önerim! Ama unutmayın ki Arjantin’e bir kere gittiniz mi, bir daha gideceksiniz demektir! 
Güneş Ferah Yıldızoğlu 

Arjantin - Travel

“Hayatın boyunca yaptığım en güzel şey nedir?” diye sorarsanız hiç düşünmeden bir yıl süreyle Arjantin’e exchange olarak gitmem diyebilirim. Yıl 2008 o yorucu ÖSS maratonundan sonra Arjantin’e adeta attım kendimi. En çok merak ettiğim şehirdi Buenos Aires ! İspanyolca Buenos Aires “Güzel Havalar” demek. Uçaktan indiğim zaman inanılmaz bir huzur kaplamıştı içimi çünkü gerçekten de yılın hangi zamanı giderseniz gidin sizi dünyanın en mavi gökyüzü ve en güzel güneşi karşılıyor. Arjantin bayrağının neden gökyüzü figürlü olduğunu hemencecik anlıyorsunuz.

Tabi ki Latin Amerika deyince akla kuşkusuz o güzel Latin danslari,güzel melez kizlar,festivaller falan gelir :) Eğer Mart-Nisan gibi giderseniz Arjantin’in en büyük karnavalına denk gelirsiniz.Herkesin kafası güzel herkes sokakta ve herkes dans ediyor :) Karnavallarda yarışan en fazla üç dört tane grup oluyor. Bu grupların hepsinin ayrı ayrı barları var. Ne yapıp edip bu barları gezin ben gezdiğimde aklım başımdan gitmişti. Gördüğünüz o Latin dansçılarla geyik yapma fırsatınız oluyor. Türk’üm diye bana bütün içkileri bedavaya vermişler ve el üstünde tutmuşlardı keyfime diyecek yoktu anlayacağınız !

Peki Arjantin deyince akla neler gelir? Tango, Maradona, futbol, Messi ! Buenos Aires’in tam göbeğinde olan La Boca’da  süper renkli ciciş ciciş evler göreceksiniz ama daha önemlisiBoca Juniors sahasını görebilirsiniz.Koyu bir Boca taraftarı olarak aklım başımdan gitmişti. Stadyumun etrafında hediyelik eşya satan dükkanlar var. Evet aklıma gelmişken bu mağazaların birinde bildiğin Maradona heykeli vardı. Gerçeğinden ayırt edemezsin yani ben görünce heyecanlanıp hemen fotoğraf çekinmiştim. O heyecandan olacak ki üzerinde kocaman fotoğraf çekmek 5 pezo yazısını görmemişim. Çıkarken adamlar para isteyince vermemek için elimden geleni yapmıştım açıkcası :) Biraz daha La Boca etrafında ilerledikce sokakta Tangoculari,minik minik dans eden çiftleri göreceksiniz. Tam Türkiye deki Tophane misali gelin buraya oturun diye süper sıcak kanlı Arjantinliler ısrar edeceklerdir. Çok cüzi bir ücret karşılığında profesyonel tangocuymuşsunuz gibi artistik bir fotoğraf çektirebilirsiniz :) Ayrıca buralara gelip Havanna Café ye oturmadan sakın gitmeyin! Bir adet Arjantin’in en güzel tatlısı olan Alfajor ile kahve içmenizi öneririm. Alfajoru’da isedulce de lechel’i seçin. En çok özlediğim şey sanırım,olsaydı da yeseydik.

Biz ilk Buenos Aires’e indiğimiz zaman direk Cementerio de la Recoleta götürmüşlerdi. Bildiginiz mezarlik. Bizim burada ne işimiz var derken Eva Peron’un mezarlığının önünde bulduk kendimizi. Arjantin’in tüm ölü ünlüleri buradaymış meğersem. Tüylerim ürpermedi değil hani. Bu güzel mezarlığın bulunduğu semt de adeta bir Nişantaşı süper bakımlı insanları ve ünlüleri burayı gezerken görebilirsiniz. En sevdiğim grubun solistini görmüştüm aklım başımdan gitmiş çığlığı basmıştım! Buenos Airesde de bir Pembe Saray vardır ki tadından yenmez. Beyaz Saray benzeri ama onun onda biri kadar olmayan sevimli parlamento binasi içeriye bizi almamışlardı. Önünde Taksim meydanı aratmayacak kadar güvercin var. Bir de yem falan satıyorlar,bir an gözünüzü kapatsanız İstanbul mu Buenos Aires mi ayırt edemezsiniz. Benim güvercinlerle Pembe Saray manzaralı bir resmim var valla da çok güzel.. Her gidenin de illa vardır öyle bir resmi.

Aman aman söylemeden geçmem yazık olur,gitmişken mutlaka ve mutlaka Florida Caddesin’e uğramadan dönmeyin.Burası biraz daha İstiklal tadında. Trafiğe kapalı bir sokak ve sokağın her köşesinde sokak sanatçıları var. Sokaktan geçerken Tarkan’ınŞımarık şarkısını duymuş geldiği yöne koşmuştuk :) Dansçılar Tarkan eşliğinde dans ediyordu,baya gururumuz okşanmıştı. 

Bu cadde üzerinde küçük küçük barlar bulabilirsiniz. Biz bir Pub Crown’a katılmıştık. Tüm Avrupa ve Amerika gibi burada da alkol sudan ucuz olduğu için bende üçüncü bardan sonrası yok :)

Asla unutamıyacağım,aklımdan hiç çıkmayacak bir ülke görmek istiyorum diyorsanız Arjantin benim size bu haftaki önerim! Ama unutmayın ki Arjantin’e bir kere gittiniz mi, bir daha gideceksiniz demektir! 

Güneş Ferah Yıldızoğlu 

We believe in Technology! - Project Glass 

Ev partisi yapmak istiyorsunuz fakat uygun yeriniz mi yok? Bizde o da var; info@yespeople.net adresinden detaylı bilgi isteyebilirsiniz.

Make The Girl Dance 21 Nisan’da Bronx Pi Sahne‘de!

Make The Girl Dance 21 Nisan’da Bronx Pi Sahne‘de!

Natural Born Killers vs Thelma and Louise - Sinema


Her iki filmde de ilk göze çarpan durum şiddetin fetişize edilmesi. Thelma and Louise’de ne zaman cinsel istismara uğrasalar şiddete başvursalar da Natural Born Killers’ta “trash” sayılabilecek kadar kan gözümüze sokuluyor. Şiddet meşrulaştırılmasına rağmen anladığımız şekliyle ele alınmıyor. Kendimizi karakterlerin yerine koyduğumuzda onları anlıyor, hatta destekliyoruz. Nitekim Natural Born Killers’da şiddete karşı karakter olarak verilen program yapımcısı, sevdiği insan öldürüldüğünde tam bir ölüm makinesine dönüşüyor ve bundan büyük bir keyif dahi alıyor. Thelma and Louise’de ise bu dönüşüm daha soft haliyle Thelma’da görülüyor. Kocasının domine ettiği normal ‘kafes’ hayatından uzaklaştığı zaman kendini buluyor ve içindeki gerçek kadınla beraber doğal olan şiddeti de bize yansıtıyor. 

Bunca vahşete rağmen her iki filmin karakterleri de bilinçdışı bir şiddet eğilimine sahip değiller. Natural Born Killers’da Malory ve Mickey Knox devamlı ‘doğuştan katil’, ‘deli’ olarak yaftalansalar da etik duygusundan uzak değiller. Filmde de açıkça bahsedildiği gibi öldürdükleri insanları ‘insan’ olarak görmüyorlar. Halbuki ‘insani’ özelliklere sahip olan Kızılderili öldürüldüğünde ikisi de müthiş pişman oluyorlar. Diğer kurbanlarının yaşamlarını önemsemedikleri, Kızılderili öldüğünde ilk kez bir can aldıklarını farketmelerini ise Mallory’nin “You killed life. He fed us.” cümlesinden anlıyoruz. Daha önceki hayatlarında karşılaştıkları insanlar onlara birer mal olarak davrandığı, hiç saygı görmedikleri için bu insana değer veriyor ve pişman oluyorlar. Thelma and Louise ise yalnızca tehlike içinde veya cinsel istismara uğradıklarında şiddete başvurdukları için daha anlaşılırlar. Her iki filmin de göze çarpan eleştirisi aile içi şiddet. Thelma kocasından, Mickey ve Mallory ise anne-babalarından şiddet görüyor. Şiddetin bağlayıcı olduğu bir diğer nokta ise iki kutup olarak verilen Mickey ve kitap yazarı polis memurunun çocuklukları gösterildiğinde aynı çocuk imajını görmemiz. Burada şiddetin her yerde olduğu, önemli olanın seçim yapmak olduğu anlatımı var. Mickey şiddet görerek büyüyüp seri katil olmayı seçerken polis memuru aynı durumdan buna karşı çıkan, durdurmaya çalışan bir aktivist olmayı seçiyor. Bahsetmeden geçemeyeceğim diğer eleştiri ise Natural Born Killers’ın medya eleştirisi. İyi kötü ayırmadan her şeyi popüler hale getiren ve ilgiyi ayakta tutmak için yapamayacağı hiçbir şey olmayan medyanın en ekstrem şekilde eleştirildiği sahne ise hapishaneden kaçmak için yine onu kullanmalarıydı. Canlı yayını gerçek bir silah olarak kullanarak iki azılı seri katilin kaçışına izin veren yetkililerle beraber biz de medyanın gücüne şahit oluyoruz.
Ezgi Nalçacı

Natural Born Killers vs Thelma and Louise - Sinema

Her iki filmde de ilk göze çarpan durum şiddetin fetişize edilmesi. Thelma and Louise’de ne zaman cinsel istismara uğrasalar şiddete başvursalar da Natural Born Killers’ta “trash” sayılabilecek kadar kan gözümüze sokuluyor. Şiddet meşrulaştırılmasına rağmen anladığımız şekliyle ele alınmıyor. Kendimizi karakterlerin yerine koyduğumuzda onları anlıyor, hatta destekliyoruz. Nitekim Natural Born Killers’da şiddete karşı karakter olarak verilen program yapımcısı, sevdiği insan öldürüldüğünde tam bir ölüm makinesine dönüşüyor ve bundan büyük bir keyif dahi alıyor. Thelma and Louise’de ise bu dönüşüm daha soft haliyle Thelma’da görülüyor. Kocasının domine ettiği normal ‘kafes’ hayatından uzaklaştığı zaman kendini buluyor ve içindeki gerçek kadınla beraber doğal olan şiddeti de bize yansıtıyor. 


Bunca vahşete rağmen her iki filmin karakterleri de bilinçdışı bir şiddet eğilimine sahip değiller. Natural Born Killers’da Malory ve Mickey Knox devamlı ‘doğuştan katil’, ‘deli’ olarak yaftalansalar da etik duygusundan uzak değiller. Filmde de açıkça bahsedildiği gibi öldürdükleri insanları ‘insan’ olarak görmüyorlar. Halbuki ‘insani’ özelliklere sahip olan Kızılderili öldürüldüğünde ikisi de müthiş pişman oluyorlar. Diğer kurbanlarının yaşamlarını önemsemedikleri, Kızılderili öldüğünde ilk kez bir can aldıklarını farketmelerini ise Mallory’nin “You killed life. He fed us.” cümlesinden anlıyoruz. Daha önceki hayatlarında karşılaştıkları insanlar onlara birer mal olarak davrandığı, hiç saygı görmedikleri için bu insana değer veriyor ve pişman oluyorlar. Thelma and Louise ise yalnızca tehlike içinde veya cinsel istismara uğradıklarında şiddete başvurdukları için daha anlaşılırlar. 

Her iki filmin de göze çarpan eleştirisi aile içi şiddet. Thelma kocasından, Mickey ve Mallory ise anne-babalarından şiddet görüyor. 

Şiddetin bağlayıcı olduğu bir diğer nokta ise iki kutup olarak verilen Mickey ve kitap yazarı polis memurunun çocuklukları gösterildiğinde aynı çocuk imajını görmemiz. Burada şiddetin her yerde olduğu, önemli olanın 
seçim yapmak olduğu anlatımı var. Mickey şiddet görerek büyüyüp seri katil olmayı seçerken polis memuru aynı durumdan buna karşı çıkan, durdurmaya çalışan bir aktivist olmayı seçiyor. 

Bahsetmeden geçemeyeceğim diğer eleştiri ise Natural Born Killers’ın medya eleştirisi. İyi kötü ayırmadan her şeyi popüler hale getiren ve ilgiyi ayakta tutmak için yapamayacağı hiçbir şey olmayan medyanın en ekstrem şekilde eleştirildiği sahne ise hapishaneden kaçmak için yine onu kullanmalarıydı. Canlı yayını gerçek bir silah olarak kullanarak iki azılı seri katilin kaçışına izin veren yetkililerle beraber biz de medyanın gücüne şahit oluyoruz.

Ezgi Nalçacı

21 Mart Çarşamba - Event


PEYOTE
Kafası ve kalbi yüksek volume kaldıran insanları 21 Mart’ta Peyote’de alternatif bir İngiliz grubu olan Witch Cut ve bir Amerikan grubu olan Beartrap yanı sıra Ultimate Blowup’ın iki elemanın arkadaşlarıyla kafalarına göre takılma projesi olan Neglected’e yönlendirebiliriz.
Witch Cult bol feedbackli, gürültülü ve yavaş kısımlar içeren bir powerviolence grubu.
BearTrab ise Boston, Massachusetts’li hızlı hardcore grubu.2011 başlarında 16 şarkılık 45′liklerini To Live A Lie Records’dan çıkarttı ve o gün bugündür turluyorlar. Canlı performanslarının ilgi çekici olduğu duyumlarını almadık desek yalan olur.
BABYLON
Asmalı Showcase2 ! Asmalı Showcase’in ikincisi  21:30 dan itibaren Kök, She Past Away ve Softa gibi alternatif müzik sahnesinin başarılı gruplarıyla devam ediyor.
Kök;Nekropsi’den Cem Ömeroğlu, Nekropsi ve Kurban’dan Kerem Tüzün ve Kaan Sezyum’un proje grubu olan KöK, 2006’dan bu yana thrash metalden, Anadolu ezgilerine, progresif rock’tan, dans beatlerine ve zaman zaman saykodelik rock’a uzanan geniş bir yelpazede performans sergilemektedir.
She Past Away; 2006 yılında Volkan Caner ve İdris Akbulut tarafından Bursa’da kuruldu. Darkwave ve new wave öğelerini müziğine taşıyan grup, canlı electro-davulda ve prodüksiyonda Süpermatik’in de katılımıyla son halini aldı. Grup Mart 2010 tarihinde Remoov etiketiyle “Kasvetli Kutlama” EP’sini yayınladı. Sayısız konser ve festivale katılan SPA, çok kısa sürede yurtdışında ve yurtiçinde büyük bir kitlenin ilgisini çekti; yerli ve yabancı mecralarda adından oldukça söz ettirdi. She Past Away, dijital olarak geçtiğimiz günlerde yayınladığı “Belirdi Gece” albümünde, 80’lerin endüstriyel synth’leri, gotik yer altı kültürüne karşı bağlılıklarını ve melodramatik imgelerle dolu darkwave kimliklerini ortaya koyuyor.
Softa; 2007 yılının sonlarında Ece ve Furkan tarafından kurulan grup bir kaç eleman değişikliğinden sonra son halini aldı. Kurulduğu ilk günden itibaren beste çalışmalarına ağırlık veren grup Ankara’nın önemli sahnelerinde çeşitli organizasyonlarda sahne aldı. İlk Ankara dışı performansına 14. Tuborg Roxy Muzik Günleri ile başlayan grup burada sahnelediği performansıyla 1.lik ve Tuborg Özel Ödülüne layık görüldü. Daha sonra Foça Rock Tatili ile şehır dışı performanslarına devam eden grup, İstanbul Peyote sahnesinde de düzenli olarak performanslarına devam etmekte.Tarz olarak punk, garage ve psychedelic öğeleri bünyesinde barındıran grup, kendilerinin uydurduğu Acid Punk terimini benimseyerek yaptığı müziğin bunu yansıttığına inanmaya başladı.2010 yılında Ufo adlı Single albümünü ve klibini yayınladı.
Bilet Fiyatı : 17 TL gibi sudan ucuz bir rakam.

21 Mart Çarşamba - Event

PEYOTE

Kafası ve kalbi yüksek volume kaldıran insanları 21 Mart’ta Peyote’de alternatif bir İngiliz grubu olan Witch Cut ve bir Amerikan grubu olan Beartrap yanı sıra Ultimate Blowup’ın iki elemanın arkadaşlarıyla kafalarına göre takılma projesi olan Neglected’e yönlendirebiliriz.

Witch Cult bol feedbackli, gürültülü ve yavaş kısımlar içeren bir powerviolence grubu.

BearTrab ise Boston, Massachusetts’li hızlı hardcore grubu.2011 başlarında 16 şarkılık 45′liklerini To Live A Lie Records’dan çıkarttı ve o gün bugündür turluyorlar. Canlı performanslarının ilgi çekici olduğu duyumlarını almadık desek yalan olur.

BABYLON

Asmalı Showcase2 ! Asmalı Showcase’in ikincisi  21:30 dan itibaren Kök, She Past Away ve Softa gibi alternatif müzik sahnesinin başarılı gruplarıyla devam ediyor.

Kök;Nekropsi’den Cem Ömeroğlu, Nekropsi ve Kurban’dan Kerem Tüzün ve Kaan Sezyum’un proje grubu olan KöK, 2006’dan bu yana thrash metalden, Anadolu ezgilerine, progresif rock’tan, dans beatlerine ve zaman zaman saykodelik rock’a uzanan geniş bir yelpazede performans sergilemektedir.

She Past Away; 2006 yılında Volkan Caner ve İdris Akbulut tarafından Bursa’da kuruldu. Darkwave ve new wave öğelerini müziğine taşıyan grup, canlı electro-davulda ve prodüksiyonda Süpermatik’in de katılımıyla son halini aldı. Grup Mart 2010 tarihinde Remoov etiketiyle “Kasvetli Kutlama” EP’sini yayınladı. Sayısız konser ve festivale katılan SPA, çok kısa sürede yurtdışında ve yurtiçinde büyük bir kitlenin ilgisini çekti; yerli ve yabancı mecralarda adından oldukça söz ettirdi. She Past Away, dijital olarak geçtiğimiz günlerde yayınladığı “Belirdi Gece” albümünde, 80’lerin endüstriyel synth’leri, gotik yer altı kültürüne karşı bağlılıklarını ve melodramatik imgelerle dolu darkwave kimliklerini ortaya koyuyor.

Softa; 2007 yılının sonlarında Ece ve Furkan tarafından kurulan grup bir kaç eleman değişikliğinden sonra son halini aldı. Kurulduğu ilk günden itibaren beste çalışmalarına ağırlık veren grup Ankara’nın önemli sahnelerinde çeşitli organizasyonlarda sahne aldı. İlk Ankara dışı performansına 14. Tuborg Roxy Muzik Günleri ile başlayan grup burada sahnelediği performansıyla 1.lik ve Tuborg Özel Ödülüne layık görüldü. Daha sonra Foça Rock Tatili ile şehır dışı performanslarına devam eden grup, İstanbul Peyote sahnesinde de düzenli olarak performanslarına devam etmekte.Tarz olarak punk, garage ve psychedelic öğeleri bünyesinde barındıran grup, kendilerinin uydurduğu Acid Punk terimini benimseyerek yaptığı müziğin bunu yansıttığına inanmaya başladı.2010 yılında Ufo adlı Single albümünü ve klibini yayınladı.

Bilet Fiyatı : 17 TL gibi sudan ucuz bir rakam.

Buster Keaton - Sinema
4 Ekim 1895 doğumlu ABD Kansas’lı sinema oyuncusu, yapımcı ve senarist.Henüz altı aylıkken merdivenden tepeüstü düştüğünü gören vaftiz babasının ailesine söylediği “That was some buster your baby took.” lafından sonra ismi konan bu efsanevi sessiz sinema starının yeteneği de daha üç yaşındayken kafasına tuğla düştükten ve parmağını çamaşır makinesinin merdanesine kaptırdıktan sonra kasabayı harabeye çeviren hortum tarafından yatağından alınıp burnu bile kanamadan iki yüz metre ileriye bırakıldığında keşfedilmiş. Üç yaşında, vodvil sanatı icra eden ailesinin kumpanyasına katılarak gösteri dünyasına adımını atmış. Dört yaşındayken babası kendisini sahneden ön sıraya, gürültü yapan bir seyirciye fırlattığında adamın üç kaburgası kırılmış ancak Buster sapasağlam. İşte bu nedenlerle Buster Keaton hayatı boyunca hiç dublör kullanmamış, en efsanevi ‘stunt’ olarak sinema tarihine geçmiştir.Buster Keaton’ın rol aldığı ilk film olan The Butcher Boy 1917 yılında komedyen-yönetmen Fattie Arbuckle tarafından çekildi. Tanışmalarına da vesile olan bu filmden sonra ikili beraber on beş kısa film daha çekti. 1920 yılında ilk uzun metraj filmi olan One Week’i çekti ve birden yıldız oldu. Bir sene içinde kendi yapım şirketinde kendi yazdığı, yönettiği ve oynadığı filmler çekiyordu. 1928 yılında MGM stüdyosuna geçmek zorunda kalınca filmlerinin ışıltısı kayboldu. Önemli filmleri arasında Our Hospitality (1923), The General (1927) ve Limelight (1952) sayılabilir. Limelight’ın özelliği Charlie Chaplin’in yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği, aynı zamanda da oynadığı, sessiz sinemanın iki devini buluşturan film olmasıdır.
Keaton’ın bir başka ilginç hikayesi de 1932 yılında rol aldığı Sherlock Jr. filminin bir sahnesinde geçirdiği bir kaza sonucu boynunu kırması ancak bunu tam 10 sene sonra, korkunç baş ağrıları yüzünden doktora gitmesiyle öğrenmesidir.
Stone Face olarak da tanınan ve sinema tarihinde özel hayatına en çok müdahale edilen oyuncu olan Buster Keaton’ın, filmlerindeki en karakteristik özelliği olan mimiksiz suratı yüzünden sözleşmesi gereği kamu alanlarında gülmesi kesinlikle yasaktı.
Buster Keaton yüzden fazla film çektikten ve 1965’te Oscar özel ödülü aldıktan sonra 1 Şubat 1966 tarihinde kanserden öldü.

Buster Keaton - Sinema

4 Ekim 1895 doğumlu ABD Kansas’lı sinema oyuncusu, yapımcı ve senarist.
Henüz altı aylıkken merdivenden tepeüstü düştüğünü gören vaftiz babasının ailesine söylediği “That was some buster your baby took.” lafından sonra ismi konan bu efsanevi sessiz sinema starının yeteneği de daha üç yaşındayken kafasına tuğla düştükten ve parmağını çamaşır makinesinin merdanesine kaptırdıktan sonra kasabayı harabeye çeviren hortum tarafından yatağından alınıp burnu bile kanamadan iki yüz metre ileriye bırakıldığında keşfedilmiş. Üç yaşında, vodvil sanatı icra eden ailesinin kumpanyasına katılarak gösteri dünyasına adımını atmış. Dört yaşındayken babası kendisini sahneden ön sıraya, gürültü yapan bir seyirciye fırlattığında adamın üç kaburgası kırılmış ancak Buster sapasağlam. İşte bu nedenlerle Buster Keaton hayatı boyunca hiç dublör kullanmamış, en efsanevi ‘stunt’ olarak sinema tarihine geçmiştir.


Buster Keaton’ın rol aldığı ilk film olan The Butcher Boy 1917 yılında komedyen-yönetmen Fattie Arbuckle tarafından çekildi. Tanışmalarına da vesile olan bu filmden sonra ikili beraber on beş kısa film daha çekti. 1920 yılında ilk uzun metraj filmi olan One Week’i çekti ve birden yıldız oldu. Bir sene içinde kendi yapım şirketinde kendi yazdığı, yönettiği ve oynadığı filmler çekiyordu. 1928 yılında MGM stüdyosuna geçmek zorunda kalınca filmlerinin ışıltısı kayboldu. Önemli filmleri arasında Our Hospitality (1923), The General (1927) ve Limelight (1952) sayılabilir. Limelight’ın özelliği Charlie Chaplin’in yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği, aynı zamanda da oynadığı, sessiz sinemanın iki devini buluşturan film olmasıdır.
Keaton’ın bir başka ilginç hikayesi de 1932 yılında rol aldığı Sherlock Jr. filminin bir sahnesinde geçirdiği bir kaza sonucu boynunu kırması ancak bunu tam 10 sene sonra, korkunç baş ağrıları yüzünden doktora gitmesiyle öğrenmesidir.
Stone Face olarak da tanınan ve sinema tarihinde özel hayatına en çok müdahale edilen oyuncu olan Buster Keaton’ın, filmlerindeki en karakteristik özelliği olan mimiksiz suratı yüzünden sözleşmesi gereği kamu alanlarında gülmesi kesinlikle yasaktı.
Buster Keaton yüzden fazla film çektikten ve 1965’te Oscar özel ödülü aldıktan sonra 1 Şubat 1966 tarihinde kanserden öldü.

Arjantin - Travel
“Hayatın boyunca yaptığım en güzel şey nedir?” diye sorarsanız hiç düşünmeden bir yıl süreyle Arjantin’e exchange olarak gitmem diyebilirim. Yıl 2008 o yorucu ÖSS maratonundan sonra Arjantin’e adeta attım kendimi. En çok merak ettiğim şehirdi Buenos Aires ! İspanyolca Buenos Aires “Güzel Havalar” demek. Uçaktan indiğim zaman inanılmaz bir huzur kaplamıştı içimi çünkü gerçekten de yılın hangi zamanı giderseniz gidin sizi dünyanın en mavi gökyüzü ve en güzel güneşi karşılıyor. Arjantin bayrağının neden gökyüzü figürlü olduğunu hemencecik anlıyorsunuz.
Tabi ki Latin Amerika deyince akla kuşkusuz o güzel Latin danslari,güzel melez kizlar,festivaller falan gelir :) Eğer Mart-Nisan gibi giderseniz Arjantin’in en büyük karnavalına denk gelirsiniz.Herkesin kafası güzel herkes sokakta ve herkes dans ediyor :) Karnavallarda yarışan en fazla üç dört tane grup oluyor. Bu grupların hepsinin ayrı ayrı barları var. Ne yapıp edip bu barları gezin ben gezdiğimde aklım başımdan gitmişti. Gördüğünüz o Latin dansçılarla geyik yapma fırsatınız oluyor. Türk’üm diye bana bütün içkileri bedavaya vermişler ve el üstünde tutmuşlardı keyfime diyecek yoktu anlayacağınız !

Peki Arjantin deyince akla neler gelir? Tango, Maradona, futbol, Messi ! Buenos Aires’in tam göbeğinde olan La Boca’da  süper renkli ciciş ciciş evler göreceksiniz ama daha önemlisiBoca Juniors sahasını görebilirsiniz.Koyu bir Boca taraftarı olarak aklım başımdan gitmişti. Stadyumun etrafında hediyelik eşya satan dükkanlar var. Evet aklıma gelmişken bu mağazaların birinde bildiğin Maradona heykeli vardı. Gerçeğinden ayırt edemezsin yani ben görünce heyecanlanıp hemen fotoğraf çekinmiştim. O heyecandan olacak ki üzerinde kocaman fotoğraf çekmek 5 pezo yazısını görmemişim. Çıkarken adamlar para isteyince vermemek için elimden geleni yapmıştım açıkcası :) Biraz daha La Boca etrafında ilerledikce sokakta Tangoculari,minik minik dans eden çiftleri göreceksiniz. Tam Türkiye deki Tophane misali gelin buraya oturun diye süper sıcak kanlı Arjantinliler ısrar edeceklerdir. Çok cüzi bir ücret karşılığında profesyonel tangocuymuşsunuz gibi artistik bir fotoğraf çektirebilirsiniz :) Ayrıca buralara gelip Havanna Café ye oturmadan sakın gitmeyin! Bir adet Arjantin’in en güzel tatlısı olan Alfajor ile kahve içmenizi öneririm. Alfajoru’da isedulce de lechel’i seçin. En çok özlediğim şey sanırım,olsaydı da yeseydik.

Biz ilk Buenos Aires’e indiğimiz zaman direk Cementerio de la Recoleta götürmüşlerdi. Bildiginiz mezarlik. Bizim burada ne işimiz var derken Eva Peron’un mezarlığının önünde bulduk kendimizi. Arjantin’in tüm ölü ünlüleri buradaymış meğersem. Tüylerim ürpermedi değil hani. Bu güzel mezarlığın bulunduğu semt de adeta bir Nişantaşı süper bakımlı insanları ve ünlüleri burayı gezerken görebilirsiniz. En sevdiğim grubun solistini görmüştüm aklım başımdan gitmiş çığlığı basmıştım! Buenos Airesde de bir Pembe Saray vardır ki tadından yenmez. Beyaz Saray benzeri ama onun onda biri kadar olmayan sevimli parlamento binasi içeriye bizi almamışlardı. Önünde Taksim meydanı aratmayacak kadar güvercin var. Bir de yem falan satıyorlar,bir an gözünüzü kapatsanız İstanbul mu Buenos Aires mi ayırt edemezsiniz. Benim güvercinlerle Pembe Saray manzaralı bir resmim var valla da çok güzel.. Her gidenin de illa vardır öyle bir resmi.

Aman aman söylemeden geçmem yazık olur,gitmişken mutlaka ve mutlaka Florida Caddesin’e uğramadan dönmeyin.Burası biraz daha İstiklal tadında. Trafiğe kapalı bir sokak ve sokağın her köşesinde sokak sanatçıları var. Sokaktan geçerken Tarkan’ınŞımarık şarkısını duymuş geldiği yöne koşmuştuk :) Dansçılar Tarkan eşliğinde dans ediyordu,baya gururumuz okşanmıştı. 
Bu cadde üzerinde küçük küçük barlar bulabilirsiniz. Biz bir Pub Crown’a katılmıştık. Tüm Avrupa ve Amerika gibi burada da alkol sudan ucuz olduğu için bende üçüncü bardan sonrası yok :)Asla unutamıyacağım,aklımdan hiç çıkmayacak bir ülke görmek istiyorum diyorsanız Arjantin benim size bu haftaki önerim! Ama unutmayın ki Arjantin’e bir kere gittiniz mi, bir daha gideceksiniz demektir! 
Güneş Ferah Yıldızoğlu 

Arjantin - Travel

“Hayatın boyunca yaptığım en güzel şey nedir?” diye sorarsanız hiç düşünmeden bir yıl süreyle Arjantin’e exchange olarak gitmem diyebilirim. Yıl 2008 o yorucu ÖSS maratonundan sonra Arjantin’e adeta attım kendimi. En çok merak ettiğim şehirdi Buenos Aires ! İspanyolca Buenos Aires “Güzel Havalar” demek. Uçaktan indiğim zaman inanılmaz bir huzur kaplamıştı içimi çünkü gerçekten de yılın hangi zamanı giderseniz gidin sizi dünyanın en mavi gökyüzü ve en güzel güneşi karşılıyor. Arjantin bayrağının neden gökyüzü figürlü olduğunu hemencecik anlıyorsunuz.

Tabi ki Latin Amerika deyince akla kuşkusuz o güzel Latin danslari,güzel melez kizlar,festivaller falan gelir :) Eğer Mart-Nisan gibi giderseniz Arjantin’in en büyük karnavalına denk gelirsiniz.Herkesin kafası güzel herkes sokakta ve herkes dans ediyor :) Karnavallarda yarışan en fazla üç dört tane grup oluyor. Bu grupların hepsinin ayrı ayrı barları var. Ne yapıp edip bu barları gezin ben gezdiğimde aklım başımdan gitmişti. Gördüğünüz o Latin dansçılarla geyik yapma fırsatınız oluyor. Türk’üm diye bana bütün içkileri bedavaya vermişler ve el üstünde tutmuşlardı keyfime diyecek yoktu anlayacağınız !

Peki Arjantin deyince akla neler gelir? Tango, Maradona, futbol, Messi ! Buenos Aires’in tam göbeğinde olan La Boca’da  süper renkli ciciş ciciş evler göreceksiniz ama daha önemlisiBoca Juniors sahasını görebilirsiniz.Koyu bir Boca taraftarı olarak aklım başımdan gitmişti. Stadyumun etrafında hediyelik eşya satan dükkanlar var. Evet aklıma gelmişken bu mağazaların birinde bildiğin Maradona heykeli vardı. Gerçeğinden ayırt edemezsin yani ben görünce heyecanlanıp hemen fotoğraf çekinmiştim. O heyecandan olacak ki üzerinde kocaman fotoğraf çekmek 5 pezo yazısını görmemişim. Çıkarken adamlar para isteyince vermemek için elimden geleni yapmıştım açıkcası :) Biraz daha La Boca etrafında ilerledikce sokakta Tangoculari,minik minik dans eden çiftleri göreceksiniz. Tam Türkiye deki Tophane misali gelin buraya oturun diye süper sıcak kanlı Arjantinliler ısrar edeceklerdir. Çok cüzi bir ücret karşılığında profesyonel tangocuymuşsunuz gibi artistik bir fotoğraf çektirebilirsiniz :) Ayrıca buralara gelip Havanna Café ye oturmadan sakın gitmeyin! Bir adet Arjantin’in en güzel tatlısı olan Alfajor ile kahve içmenizi öneririm. Alfajoru’da isedulce de lechel’i seçin. En çok özlediğim şey sanırım,olsaydı da yeseydik.

Biz ilk Buenos Aires’e indiğimiz zaman direk Cementerio de la Recoleta götürmüşlerdi. Bildiginiz mezarlik. Bizim burada ne işimiz var derken Eva Peron’un mezarlığının önünde bulduk kendimizi. Arjantin’in tüm ölü ünlüleri buradaymış meğersem. Tüylerim ürpermedi değil hani. Bu güzel mezarlığın bulunduğu semt de adeta bir Nişantaşı süper bakımlı insanları ve ünlüleri burayı gezerken görebilirsiniz. En sevdiğim grubun solistini görmüştüm aklım başımdan gitmiş çığlığı basmıştım! Buenos Airesde de bir Pembe Saray vardır ki tadından yenmez. Beyaz Saray benzeri ama onun onda biri kadar olmayan sevimli parlamento binasi içeriye bizi almamışlardı. Önünde Taksim meydanı aratmayacak kadar güvercin var. Bir de yem falan satıyorlar,bir an gözünüzü kapatsanız İstanbul mu Buenos Aires mi ayırt edemezsiniz. Benim güvercinlerle Pembe Saray manzaralı bir resmim var valla da çok güzel.. Her gidenin de illa vardır öyle bir resmi.

Aman aman söylemeden geçmem yazık olur,gitmişken mutlaka ve mutlaka Florida Caddesin’e uğramadan dönmeyin.Burası biraz daha İstiklal tadında. Trafiğe kapalı bir sokak ve sokağın her köşesinde sokak sanatçıları var. Sokaktan geçerken Tarkan’ınŞımarık şarkısını duymuş geldiği yöne koşmuştuk :) Dansçılar Tarkan eşliğinde dans ediyordu,baya gururumuz okşanmıştı. 

Bu cadde üzerinde küçük küçük barlar bulabilirsiniz. Biz bir Pub Crown’a katılmıştık. Tüm Avrupa ve Amerika gibi burada da alkol sudan ucuz olduğu için bende üçüncü bardan sonrası yok :)

Asla unutamıyacağım,aklımdan hiç çıkmayacak bir ülke görmek istiyorum diyorsanız Arjantin benim size bu haftaki önerim! Ama unutmayın ki Arjantin’e bir kere gittiniz mi, bir daha gideceksiniz demektir! 

Güneş Ferah Yıldızoğlu 

About:

Gençler tarafından gençler için hazırlanan YES! Blog en yeni, en ilginç, en popüler ve en genç haberleri sizlerle buluşturuyor. "YES! Campus üyeleri ne yapar, nereye gider, neleri beğenir, neleri tavsiye eder?" hepsini bu blogta bulacaksınız. Projeler, festivaller, etkinlikler, konserler, moda, sinema, müzik, son trendler... kısacası gençler hakkında her şey burada!

Following: